KELEBEĞİN ÖLÜMÜ

                                            

 

Ne kadar uzun sürerse sürsün, bazı insanlara fazla bir şey öğretmiyor yaşam; hani derler ya “Yedisinde neyse yetmişinde de o,” aynen öyle. Bu demektir yetmiş yıl boyunca görüp geçirdiği şeyler o kişiye hiçbir şey öğretmemiş; deneyim, tecrübe dedikleri hak getire.

Kabullenmek zor ama o kişilerden biri de benim ne yazık ki. Buna, onca yılı boşa harcamak desek daha yerinde olur herhalde. Tek kazancım ise altmışımı geçtikten sonra bunu yeni anlamaya başlamış olmam.

Şu olay başımdan geçmeseydi belki yine olmayacaktı: Hafta sonları birlikte kır gezilerine çıktığım fotoğraf sanatçısı bir kısım dost sayesinde kelebek fotoğrafı çekme merakı sardı beni. Çok ilgimi çekti kelebeklerin kanatları üzerindeki benekler, renkler, şekiller. Hele küçücük bir kelebeğin fotoğrafını çekip, onu biraz büyüttüğünüz zaman göz alıcı görüntülerin ortaya çıkması… Çok haz aldım bundan. Altmış yılı geride bıraktıktan sonra kelebek dünyasını tanımaya başlamıştım. Sadece, “kelebek” deyip geçtiğimiz o küçücük yaratıkların kendilerine has kocaman bir dünyaları varmış meğer.

Her kelebek türü farklı uçuyor, farklı çiçeklere konuyor, farklı yüksekliklerde yaşıyordu. Gördüm ki, epeyce bir kelebek peşinde koşturup, çalıların üstünden aşmış, taşlardan yuvarlanmış, deneyim sahibi kişiler bunları çok iyi biliyorlardı. Yalnız onları gözlemekle kalmamışlar, onlarla ilgili çok sayıda kitap, ansiklopedi de karıştırmışlardı belli ki. Sonra aralarında örgütlenmişlerdi; toplanıp, yurdun çeşitli yerlerine fotoğraf çekmeye gidiyorlardı ve hangi aylarda, nerelerde hangi kelebekleri bulacaklarını da biliyorlardı tabi.

Onlara bakınca ben, bu işin başındayım ve öğrenmem gereken çok şey var daha. “Fırınlar dolusu ekmek yemek” dedikleri gibi. Mesele de asıl bu bilgi yetersizliğimden kaynaklandı belki; ya da fazla duygusal davrandım.

Olay şöyle oldu: Toroslar’ın yukarılarına gittiğimiz, bu konunun uzmanları diyebileceğim Zeynel Cebeci, Bülent Akbaş ve Yusuf Beylerle epey bir kelebek kovalayıp, fotoğraf çektiğimiz bir sırada üstümüzden hızla bir şey uçup gitti. Bizimkiler, “Paşa!” deyip, peşi sıra koştular ama bütün aramalara rağmen ikinci kez ne onlar, ne de ben görebildim o nasıl bir şeyse. O zaman öğrendim, kelebek meraklıları tarafından en çok ilgi duyulan kelebeklerden biriymiş o. Laf “paşa kelebeği”nden açıldı mı ah vah ederler hepsi ama gel gör ki onunla karşılaşmak hiç de kolay değil; mübarek, kelebek değil de Zümrüdü Anka kuşu sanki.

Aradan bir hafta kadar bir zaman geçti ama bu süre boyunca gözüm hep kelebeklerdeydi; çok sayıda türü olduğunun ayırdına varıyordum yavaş yavaş. Bu türleri tam olarak öğrenmek öyle üç-beş aylık bir iş de değil, yılları harcamak lazım.

Bir gün evin bahçesinde oturuyordum; bir kelebek üstümden hızla geçiverdi ve anımsadım, yukarlarda gördüğümüz o kelebeğe çok benziyordu uçuşu. Aklıma geldi, gidip internetten baktım şu paşa kelebeği nasıl bir şeymiş diye: Şimdiye kadar bildiğim kelebeklere göre oldukça albeniliydi; gerçekten çok hoşuma gitti görünüşü. Ertesi gün gözüm çevrede dolaşıp duruyordum o kelebeği bir kez daha görebilmek için. Bu işte sabır çok önemli; biraz şansım, biraz da sabrım sayesinde onu görebildim. Harnup ağaçlarının arasından bir savaş uçağı gibi süzülerek geldi ve Frenk inciri meyvesinin üstüne kondu. Ben, hemen eve koştum ve fotoğraf makinesini alıp geldim, uzaktan da olsa bir fotoğrafını çekeyim diye. Gerçekten çok tedbirli bir hayvan ve en ufak bir kıpırtıda kaçıyor; hele öyle yakınına varmak filan tövbe mümkün değil. Ben de o ilk gün uzaktan uzağa epey bir fotoğraf çektim ama sonraki günler biraz daha yaklaşmama izin vermeye başladı. Bu alışma devam etti ve üçüncü dördüncü gün, inciri yerkenki çıtırtıları duyacak kadar yakınına varmayı başardım; istediğim şekilde fotoğraf çekmeme izin veriyordu artık ve epey de görüntüsünü aldım.

Ne kadar fotoğrafını çekersem çekeyim yetmiyordu ama, her duruşu bir başka güzeldi ve seyretmeye doyamıyordu insan. Ayrıca oldukça asil ve saygın bir duruşu vardı. Şu Zümrüdü Anka belki de gerçekten buydu ve artık sıkılmış, çıkıp gelmişti Kaf Dağı’ndan bu taraflara.

Beni çok mutlu etmişti paşa kelebeğiyle tanışmak. Onunla ilgili epey bir yazı okudum; hangi coğrafyada, hangi aylarda yaşadığını, nerelerde ürediğini öğrendim, bayağı bilgi edindim hakkında. O da benimle tanışmaktan mutlu olmuş olacak ki, önceleri kadar ürkmüyordu artık benden. Her gün, onla on iki arası orda hazır bulunuyordum; o, Frenk incirleri ile karnını doyuruyor, ben de fotoğrafını çekiyordum. Hatta birlikte fotoğraf çekmeye gittiğimiz Bülent ve Zeynel Bey’e haber verdim ve her ne kadar ben o hafta sonu evde bulunmayacak, Ermenek’e gidecek olsam da onlar gelip, paşa kelebeğinin fotoğrafını çekeceklerdi. Bunlardan Bülent Bey de ilk kez bir “çatalkuyruk paşa kelebeği” fotoğrafı çekeceği için oldukça heyecanlıydı.

14 Ağustos Perşembe günü, Ermenek’e gitmeden önce bir kez daha fotoğrafını çekmek için makinemi aldım ve Frenk inciri ağacının karşısına oturdum. Gözüm, karşılardaydı; ne yandan çıkıp gelecek diye dikkatle bakıyordum. Bakıyordum ama saat ilerledi, her gün on sıralarında ortaya çıkan kelebekten hiçbir haber yoktu. O sırada yanı başımdan bir iki sefer kırlangıç kuyruk kelebeği gelip geçti ama ben onunla ilgilenmedim, çünkü benim asıl beklediğim paşa kelebeğiydi ve ona vefasızlık edemezdim, geldiği zaman orda bulmalıydı beni.

Saate baktım, tam onu çeyrek geçe bizim kelebek geldi, etrafta biraz döneleyip gitti. Çoğunlukla öyle yapardı; nasıl olsa döner gelir, incirlerden birine konar bu, diye bekliyordum. Biraz geç geldi ama geldi ve meyvelere yine konmadı. Bir olağandışılık hissediyordum fakat kötüye de yormak içimden gelmiyordu, “gelip, yine o dikenli meyveye konacak ve çıtır çıtır yemeye başlayacak,” diyordum kendi kendime. Umudumu boşa çıkarmadı, saat on ikiye doğru geldi fakat beklediğim olmadı, bu kez de konmadı ağaca, birkaç tur atıp, tekrar ağaçların arasında kayboldu, gitti. “Bundan sonra ortaya çıkmaz; eşek arılarından korktu da ondan meyveye konmadı anlaşılan,” diye düşünüp, eve çıktım.

Aradan bir saate yakın vakit geçmişti ki, hanım, “Senin kelebek, yaralı mı ne burda, yerde yatıyor; gel, bir bak,” diye bahçeden seslendi. İşi gücü bırakıp, oraya koştum. Kanatlarını salıvermiş, yerde, yaprakların üstündeydi kelebek; o an, az kıpırdar gibi göründü gözüme. Belki de canım öyle istediği için bana öyle geldi. Ona bir ilkyardımda bulunmak istiyordum ama ne yapılabilir bilmiyorum. Yavaşça elime alıp, bir yarası filan var mı diye göz gezdirdim fakat öyle bir yara da yoktu. Yapabileceğim başka bir şey olmadığı için götürüp, ezilmiş bir dikenli incir meyvesinin üstüne koydum onu ama bırak yemeyi, hayvanda en ufak bir yaşam belirtisi görünmüyordu. “Lütfen ölme,” diye ona yalvarıyordum adeta. Fakat bütün yalvarma ve dualar boşunaydı; beni duymuyordu artık.

İçimde koca bir yar yıkıldı o an. Ben, bu kelebeği ne kadar sevmişim meğer! Şu bir haftalık zaman içinde ne kadar bağlanmışım ona! Acaba diyorum, öleceğini bilmişti de onun için mi tur atıp durmuştu etrafımda? Bana veda mı ediyordu kendince?

Bütün asaletiyle, Frenk incirinin üstünde sessiz duruyordu şimdi; koca Hektor’un cesedinin Truva surları önünde durduğu gibi aynen.

Onu ölü görmek yeise boğmuştu beni. Hangi canlının olursa olsun, bir yüreğin son kez atıp, bir daha atmamak üzere duruvermesi beni oldum olası üzmüştür; bunun için yol kenarlarında filan bir hayvan ölüsü görmeye oldum olası dayanamam.

Elimden gelen bir şey yoktu; doğa güçleri karşısında kendimi bu kadar aciz hissettiğim olmamıştı hiç.

Dostlarım Bülent ve Zeynel Bey’e de yalan çıkmıştım; onlara karşı da mahçup olacaktım şimdi ama benim suçum değildi bu. Telefon edip, onlara haber verdim; en az ben kadar onlar da üzüldüler kelebeğimizin ölümüne.

-Ölüsünü bir cam kabın içine koy, orda kalsın, dedi Bülent Abi.

Onun dediği gibi yapıp, büyük bir özen ve saygıyla alıp, cam bir kabın içine koydum; ona ne yapabileceğimi Ermenek dönüşünde araştıracaktım. Aşağılarda olmak ona yakışmaz, onun yeri yüksekler diye yukarıya bir yere koydum onu.

Daha önce çektiğim fotoğraflara bakmaya bile içim elvermiyordu. “Ya onunla karşılaşmasaydım, ya da ölüsünü görmeseydim,” diyordum içimden.

Evet, senelerin bir şey öğretemediği, akıllanmaz kişilerden biri olduğumu böyle anladım. “Başlangıcı olan her şeyin, bir de bitimi olduğunu” da bu şekilde öğrendim örneğin. Kelebeklerin ömrünün ne kadar kısa sürdüğünü çok kez duymuştum halbuki. Fakat durumu bir türlü kabullenemiyordum yine de.

Fakat bir şeyden iyice emindim artık: Bir şey ne kadar güzelse, ömrü de o kadar kısa oluyordu.

 

Mustafa Sağlam

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !