"PAŞA"DAN SONRA

                                              

 

Bir hafta, on gün kadar bir süre geçmişti o ilk “Paşa”nın bahçede ölüsünü buluşumun üzerinden. Yaşamımda öylesine büyük bir yer etmişti ki, o kelebek bir türlü aklımdan çıkmıyordu benim, belleğimde bir Kuyruklu Yıldız etkisi bırakmıştı adeta.

Zeynel Bey, “Bir tanesi gelmişse başkaları da gelir,” diyordu ya ben pek umutlu değildim o kelebeğin bir yenisini daha evimizin önünde görebileceğimden. Fotoğrafları ve camın arasına koyduğum ölüsü bir anı olarak kalacaktı bana.

Tam, “ Artık onu buralarda göremeyeceğiz herhalde,” diye düşünüp, umudumu kestiğim bir gün bunun tersi oldu. Harnup ağacının dibinde çay içiyorduk, yukardan, zeytin ve harnup ağaçlarının arasından bir kelebek uçup geldi ve dikenli incirden tarafa geçti. İçim gürp ediverdi hemen: Oydu işte. Uçuşundan bilmez miyim, paşa kelebeğinin ta kendisiydi bu. Çayı filan öylece bıraktım, yerimden kalkıp, dikenli incire doğru yavaş yavaş adımlamaya başladım. Yanlış değildi; öncekiyle aynı renkte, aynı şekilde bir kelebek, olgunlaşmış dikenli incir meyvelerinin etrafında dönüp duruyordu.

Huyunu biliyordum, hep böyle yapardı zaten; gelip, önce çevreyi bir kolaçan eder, birkaç keşif turu atar, herhangi bir tehlike belirtisi görmeyince meyvelerden en uygun bulduğuna konardı. Ben de böyle bir şey yapmasını bekliyordum zaten ve nitekim öyle oldu, o da, en olgunlarından birine yanaştı, yemeye başladı. Fakat oldukça temkinli görünüyordu.

Önce, hemen fotoğraf makinesine koşmak geldi içimden ama buraya alışması için o meyvenin tadını alması, hatta şöyle biraz karnını doyurmasının daha iyi olacağını düşündüm sonradan. Bu yüzden onu ürkütmekten olabildiğince kaçınmalıydım öyleyse.

Hiç kıpırdamadan orda, sıcağın gözünde bir süre bekledim. Bizimkiler, “Bu adam, kavurucu sıcağın altında put gibi, hiç hareketsiz ne durur?” diye merakla baktılar durdular tabi. Hatta biri, “Çay soğudu, fazla bekleme, çabuk gel!” diye çağırmaya başladı bile. Güneşin de epey yakıcı olduğu saatlerdi. Her ne kadar kafamda bir şapka varsa da ancak vücudumun bir kısmını gölgeleyebiliyordu o.

Geri geri adımlar atarak ağacın dibine kadar geldim. Çift kuyruklu paşa kelebeğini burada tekrar görmekten çok mutluydum. O gelince, bahçemizin eksikleri tamamlanıvermiş gibi oldu bir anda. Şimdi güller daha güzel kokulu, çiçekler daha renkli, yapraklar daha yeşildi sanki.

Kelebeksever dostlara, en başta da o, önceki paşa kelebeğinin ölümüne en az benim kadar üzülen Bülent ve Zeynel Bey’e vermeliydim bu haberi. Nitekim öyle de yaptım, hemen telefona sarılıp, yeni bir paşa kelebeğinin bahçemize geldiğini onlara söyledim. Böyle bir şeyin olacağından onlar da umutluymuşlar zaten, yine de nerdeyse benim kadar onlar da mutlu oldular bu duruma. İlk fırsatta gelip, fotoğrafını çekeceklerini söylediler.

Sayılarının oldukça az olduğu belliydi ama, bir veya iki filan olmalıydılar ki, çok seyrek geliyorlardı çünkü. Bazen günde bir, bazen de iki kez çıkıyorlardı ortaya. Onda da incire hiç konmadan dönüp gittikleri oluyordu bazı gelişlerinde. Öteki fotoğrafçılara bakış ben şanslıydım ev yakın olduğu için, incirde olduğunu görünce hemen eve koşup, makineyi getiriyor ve kaçıncı kez olursa olsun resmini çekiyordum. İncirin dışında, arada bir zeytin, harnup ve İskenderun kauçuğu yapraklarında da rast getiriyordum onu. Üstelik birçok fotoğrafçı arkadaşın arayıp da bulamadığı, kanadı açıkken de görüntüsünü alabiliyordum çok sık olmasa da.

Cumartesi-pazarları ve diğer tatil günlerinde, önce yine Zeynel ve Bülent Bey gelmeye başladı, sonra onları başkaları takip etti. Zeynel ve Bülent Beyler, ilk gelişlerinde kelebeği uçarken gördüler ama konmadı, ikindiye kadar beklemelerine rağmen fotoğrafını çekemeden geri gittiler. Haber, kelebek fotoğrafçıları arasında yayıldı ve Mersin’deki fotoğraf derneklerinden epey gelenler oldu; bazen şansları yardım edip, fotoğraf çekebiliyorlar, bazen de yüzünü bile görmeden geri dönüyorlardı. Fotoğraf çekememiş olmaları, onları kolay kolay yıldırmıyordu ama, en azından iki üç poz alıncaya kadar vaz gelip gidiyorlardı.

Özellikle pazar günleri, saat dokuz buçuk, on oldu mu, makineler sehpaların üzerine yerleştirilip, bizim dikenli incire doğru yöneltilmiş oluyordu. Fotoğrafçılar, kendileri de harnup ağacının dibindeki sandalyelere oturmuş, gözlerini kırpmadan dikenli incire bakıyorlardı. İçlerinden Doktor Mehmet Bey, bir gün dayanamayıp, şöyle dedi:

-Ömrümde hiçbir ağacı bu kadar uzun bir süre seyretmedim.

Gerçi bir Mehmet Bey değil, akşama kadar aynı ağacı gözünü kırpmadan seyreden neleri vardı; her gün bu bahçenin içinde olmama rağmen benim bile kapıyı açar açmaz bakışlarım ona yöneliyordu hep. Buna iyice şartlanmıştım adeta.

Mehmet Bey, o ilk gelişinde bütün çabalarına karşın fotoğraf çekemedi ama sonraki gelişinde şansı yaver gitti, kelebek, uysallık gösterdi de evire çevire fotoğrafını çektiler yanındakilerle birlikte. Buna çok sevinmişti, bu dikenli incir düşüne girmiş O’nun. “En küçük dallarına kadar bütün ayrıntıları gözümün önüne geldi,” diyor.

Kelebek beklerken hoş sohbetler, espriler de oluyordu fotoğrafçılar arasında. Anılar anlatılıyordu dağlarda yaşanan. Örneğin Bülent Bey, şöyle bir şey dedi bir seferinde: “Yahu böyle de kelebek fotoğrafçılığı olmaz ki; masayı koyup, sandalyeye oturmuşsun, çayını, biranı içiyorsun. Karşına kelebek kendisi geliyor, kalkıp fotoğrafını çekiyorsun. Nerde taşlardan, çalılardan atlamalar, yüzünün gözünün çizilmesi!”

Bu sürede yalnızca paşa kelebeği değil, bütün kelebekler, dahası kelebek dünyası, epey ilgimi çekmeye başlamıştı artık. Bahçeye çıkar çıkmaz, çevrede uçuşan bir şeyler arıyordu gözüm. Bitkilere zehirli ilaç filan kullanmadığımızdan ve bahçenin yeşilliğinden ileri gelse gerek, pek çok kelebek türü, bir tehlikeye maruz kalmadan varlıklarını sürdürüp gidiyorlardı çevrede. Bu arada gördüm ki, kelebek meraklılarınca gözde olan nice kelebekler yanı başımda gezinip duruyorlarmış da benim haberim yokmuş meğer. Bu konuda bilgi ve deneyim sahibi dostlar, başta Bülent Akbaş, Zeynel Cebeci, Doktor Mehmet, Selami ve Mustafa Eser Beyler, paşa kelebeği için geldikçe karşılaştığımız öteki kelebekler hakkında da bilgi veriyorlardı bana. Onların sayesinde farkına vardım bahçede gezip duran kırlangıçkuyruk, diken kelebeği, atalanta, zıpzıp, sultan ve daha başka birçok kelebeğin.

Uzun yazının kısası, yaş ilerledikçe akıllanmasa da öğreniyor insan. Bu yaştan sonra kelebekleri öğrendim örneğin. O ilk paşa kelebeği öldü, ölüsünü görmek beni çok üzdü ama onun sayesinde güzel bir hobi ve bir hayli kelebeksever dostlar edindim.

Evet o, bunu hak ediyor; bozulup dağılıncaya kadar o ilk kelebeğin ölüsünü evde saklayacağım, ona minnet borcum var.

 

Mustafa Sağlam

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !